RÖPORTAJ
Akademisyen, keçe sanatçısı Nurgül Begiç: “Eskiden 2 çift keçesi olmayana kız vermezlerdi”
share
RÖPORTAJ
Cumartesi, 04 Eylül 2010 14:20

 

Röportaj: F. Ülkü Yıldız

Ansiklopediler keçeyi, koyun, tavşan, deve, lama gibi hayvanların yünleri ile tiftik keçisinin kıllarının su, sabun ve ısı yardımıyla oluşturulan alkali bir ortamda liflerinin birbiri arasına girmesi ile elde edilen atkısız-çözgüsüz sıkıştırılmış tekstil örneği olarak tanımlıyorlar. Keçe sözünü Türkçe etimolojik olarak inceleyen araştırmacılar, bu kelimenin Batı Türkleri ile Oğuzlar arasında gelişmiş ve yayılmış olduğuna inanmaktadırlar. Anadolu’da unutulmaya yüz tutmuş bu en eski Türk sanatlarından bir olan keçeciliği canlandırmak ve bütün dünyaya tanıtmak için insanüstü bir gayret gösteren, tam anlamı ile savaşan bir akademisyen sanatçımız var: Nurgül Begiç… Biz de bu Türk Kültür savaşçısını sizlere tanıtmayı bir görev bildik.

 

 

F. Ülkü Yıldız: Okuyucularımıza kendinizi tanıtır mısınız?

Nurgül Begiç: Ankaralıyım. 1986 yılında Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi El Sanatları Bölümünden mezun oldum. Evliyim. Bir oğlum var. GESAM sanatçısıyım. Birliğe üyeyim kültür bakanlığına ürünler veriyorum.

 

F. Ülkü Yıldız: Keçe alanın da tek Gesam sanatçısı sizsiniz sanırım?

Nurgül Begiç: Evet

 

F. Ülkü Yıldız: Meslek hayatınıza nerede başladınız?

Nurgül Begiç: 8 yıl Alaşehir Kız Meslek Lisesinde çalıştım. 1994 yılından beri Selçuk Üniversitesinde El Sanatları Bölümündeyim.16 yıl olmuş...

 

F. Ülkü Yıldız: El sanatları bölümünün geniş bir yelpazesinin olduğunu biliyorum.. Neden keçe?

Nurgül Begiç: Onun hikâyesi şöyle; Hem tez konusu bulmak hem de biraz meslek adına büyük şehirden beslenmek amacıyla İstanbul’a bir gezimiz oldu. Eşimle İstanbul’u gezdik, Sultan Ahmet civarlarında iken çok yorulduk. Yeşilçarşı’da çay içerken birisi bize sempatiyle yaklaşıp sohbete başladı... Sonradan Ünlü neyzen Hanefi Kırgız olduğunu öğrendiğimiz bu değerli kişi Konya da bir keçe sanatçısından bahsetti. Ama biz iki yıldır Konya da idik. Hiç duymamıştık... Konyalı keçe sanatçısı Mehmet Girgiç’in adını burada duyduk. Ben Üniversitede hazır keçeden nazarlık yapma dışında bir şey bilmiyordum. İşte o anda ve orda benim tez konum belli oldu. 1999 da tezim bitti. O günden bu güne keçe ile uğraşıyorum...

 

 

F. Ülkü Yıldız: Sizi keçede en çok ne etkiledi?

Nurgül Begiç: Gelişmeme en büyük katkı İrlanda ile ortak Leonardo Vinci projesi sırasında oldu. Alana Lennon ile tanıştım... “Vay be!” dedim. Sonra Alana ile Türkiye’de çadır projesi yaptık...

 

F. Ülkü Yıldız: Sizi bu kadar etkileyen neydi?

Nurgül Begiç: İrlanda sadece koyunun yününden faydalanmak üzere neredeyse 300 çeşit koyun cinsi var. Bir koyun gördük yünden yüzü gözükmüyordu. Önümüzü bir sürü yün çeşiti attılar.  Bu Moher, bu Alpaka bu, Ancor… Bir sürü yün cinsi çıkardılar. Yünden yeni yeni şeyler üretmişler.. Bizdeki gibi koyunun sadece etinden sütünden faydalanmamışlar. Yün sanayi oluşturmuşlar. İyi yün çıkaran koyun ırkları üretmişler.

 

F. Ülkü Yıldız: Epeyce yurtdışında bulundunuz galiba?

Nurgül Begiç: Evet. Her biri bana ayrı katkı sağladı. 2006–2008 yılları arasında iki kez Amerika da bulundum. İlk gidişimde oradaki alanla ilgili kişilerle tanıştım. İkinci gidişimde America New York Cat Skill Sanat Okulu’nda keçe takı sergisi ve workshop yapmak üzere davetli olarak katıldım. Burada sanatçıya olan bakış açısı ve hayranlık beni her yerden daha çok motive etti.  Bir de workshop sırasında İşi yapan insanlar çığlıklar atarak beğenilerini gösterdiler. Bu öylesine doğaldı ki… İşte orda bu işin ne kadar önemli olduğunu yaşadım. Sonra Suriye, Makedonya, Macaristan, Paris ve Almanya’da Berlin’e gittim. 2010 Haziran ayında katıldığım “Uluslararası Berlin Tekstil Fuarı”nda sergi ve workshop çalışmaları yaptık. Orada da çok ilginç bir gözlemim oldu. 90 yaşlarında bir hanım sabahleyin keçe şalı yüzüne sürdü, boynuna attı, biraz elinde oyaladı. Sonra gitti. Akşam 5 civarında geldi. Israrla o şalı almak istedi. Orada kaftan desenleri çok ilgi çekti. Yurtdışında gözlemlediğim şudur; Osmanlı dönemi sanatlarını hem çok beğenip hem de sahip olmak istiyorlar. Osmanlı deseniyle keçe çalışması için sipariş bile aldım...

 

F. Ülkü Yıldız: Hangi alanlarda keçeden faydalandınız?

Nurgül Begiç: Ev ve giyim aksesuarlarında,  okul öncesi çocuklar için eğitim materyali oluşturmada faydalandım.

 

F. Ülkü Yıldız: Keçeye dünyanın bakışı nedir?

Nurgül Begiç: Hobi desek değil, Amerika da insanlar resim, müzik istemiyor. Paraya ihtiyacı olmayan belli yaşın üzerinde, hayatla ilgili beklentileri farklılaşan insanlar tercih ediyor. Onların da orta yaş civarı ve üstü çok ilgileniyor. Sebep olarak da; huzur bulduklarını, rahatladıklarını, birlikte iş yapmaktan hoşlandıklarını, bu paylaşımın onları mutlu ettiklerini söylediler. Yani onlar keçeyi keşfetmek ve farklı olana ilgi gösteriyorlar ve keçeyi farklı boyuta taşıyabiliyorlar. Artistik ve sanat boyutuna! Heykel gibi..

 

 

F. Ülkü Yıldız: Biliyoruz ki keçe bir Türk Kültür mirasıdır. Onlar keçeyi her yerde kullanmışlar. Ev de giysilerde, çadır yapmışlar. Hatta Osmanlının yeniçeri eğitiminde keçeden faydalandığı, örneğin ıslak keçeye kılıç çalma çalışmaları biliniyor. Türkiye de keçenin gelişmesini engelleyen nedir, sizce?

Nurgül Begiç: Konyalı keçe sanatçısı rahmetli Osman Özkan’ın bir anlatısı vardı. Onu sizinle paylaşayım... “1960’lara kadar Konya’da 2 çift keçesi olmayana kız vermezlerdi. O bir zenginlik belirtisiydi. 1970’lerde gelin aldık. Evde keçeden halılar yerlikler var. Gelin bizim hanımı yani kaynanasını kandırmış. Gittik çarşıdan naylon halılar aldık. Önce benim hanımın ayakları tutmaz oldu. Küt oldu. Hanım vefat etti. Gelin benden keçe halılar istedi ama bende ona yapmadım..” dedi. Keçe köylü işi görülmüş. Modernliğin içinde yer verilmemiş. Yer yaygısı ve kepenek olarak kalmış. Hakir görüldüğü için keçeciler yanlarına çırak alamıyorlar. Yün kalitesini yükseltmek için hiçbir çaba yok. Mehmet Girgiç’le derdimiz keçeyi tanıtmaktı. Her yıl 120 öğrenciyi yurdun her yerine gönderdik.

 

F. Ülkü Yıldız: Keçe eğitim materyali olarak kullanılmalı mı?

Nurgül Begiç: Ünye ABC Özel Eğitim Merkezinde kullandık. Ben İrlanda’da çamuru yetişkin özürlülerde kullandıklarını gördüğümde “Neden keçe olmasın?” diye düşünmüştüm. Amerika da keçe doğal materyal olduğu için okulöncesi eğitimde kullanılıyor. Ben gördüm. Mesela: Önce koyunu tanıtıyor. Kırkımı anlatıyor. Doğal boya ile boyayıp keçe yapma aşamasına geçiyorlardı. Eğitim materyali hazırlamada; özellikle 18 yaş üzeri eğitilebilir özürlülerle kullanılabileceğini biliyorum. Çünkü belli güç istiyor. Aynı zamanda da vücudun elektriğini alıyor.  

 

F. Ülkü Yıldız: Hedeflerden hedeflere koşan bir kişisiniz. Yeni hedefiniz nedir?

Nurgül Begiç: Şimdi bütün hedefim, işsiz öğrencilerime iş imkânı sağlayacak bir ortam hazırlamak. Bu sanatı onlarla beraber daha da geliştirebilmek isterim. Hem ekonomik boyutta kazanç elde edilsin, hem de hobi olabilsin isterim. Çünkü keçe yaşam felsefesi olacak kadar derin bir sanat.

 

F. Ülkü Yıldız: Paylaşımlarınız için çok teşekkürler...


LAST_UPDATED2
 
Mehmet Üste: “Pehlivanoğlu'na İşkence Yapıldı”
share
RÖPORTAJ
Çarşamba, 28 Temmuz 2010 14:38

Röportaj: Feridun Yıldız

Ülkücülerin yıllardır unutmadığı, her yıl mezarı başında andığı “Şehit Mustafa Pehlivanoğlu” Başbakan’ın grup toplantısında ağlayarak Pehlivanoğlu’nun son mektubunu okumasıyla yeniden Türk kamuoyunun gündemine oturdu. Pehlivanoğlu ile ilgili rahmetlinin çile arkadaşı, ülküdaşı Mehmet Üste ile söyleştik…

 

 

Feridun Yıldız – Sevgili dostum, aynı dönemin insanlarıyız. Aramızda otuz küsur yıldır süren bir muhabbet, bir “ülküdaşlık” hukuku var. Son günlerde görüyoruz ki biz acımızı yüreğimize gömerken, bazıları “timsah gözyaşları” döküyor. Kısa bir süre önce ülkücülerden bahsederken “bunlar namaz kılmazlar, sadece slogan atmayı bilirler” diyen Başbakan bugün “oy uğruna” aynı insanları evliya mertebesine çıkarmaya başladı. Sen rahmetli Mustafa Pehlivanoğlu ile tanışıyordun; nasıl oldu karşılaşman?

Mehmet Üste - Her ne kadar 'Büyüğümüz'ün gözyaşları anmak lütfunda bulunduğu Mustafa Pehlivanoğlu ve diğerleri 12Eylül cuntası tarafından idam edilmiş olsa da idamlarına esas teşkil eden ifadeleri çok daha önce ve çok ağır işkenceler altında alındı. Hem de nerede biliyor musunuz.? Ankara Emniyet Müdürlüğünde. Binanın 5'inci katındaki siyasi şubede ve Ben buradaki işkencelerin canlı tanığıyım.

 

Feridun Yıldız – Ne yapılıyordu bu 5. kattaki odada?

Mehmet Üste - 5'inci katta, koridorda, sağdan 5'inci odada. Bu oda ile o kattaki nezarethanenin arası, işkence görenlerin çığlıklarının, sırada bekleyenlere, çığlıkların dinletildiği oda idi. Bu odada 4-5 kişi sıranın kendilerine gelmesini beklerlerdi. Ve bütün bu odalardaki en bilinen yazı hâşâ “BU ODAYA ALLAH GİRMEZ” yazısıydı..

 

Feridun Yıldız – Rahmetli Mustafa Pehlivanoğlu ile o odada mı tanıştın?

Mehmet Üste - Ben o odaya ilk attığımda Mustafa işkencenin her çeşidini görmüştü... O odaya da elektrikle işkence yapılmak üzere getirilmişti... Benim ilk günüm olması sebebiyle böyle bir şeyi hiç beklemiyordum... Mustafa'nın vücudu Macar ihtilalinde üzerinden tank geçmiş insanlara benziyordu... Bir süre sonra onu götürdüler.. Çığlıklarını yarım saat dinledik.. Eğer binanın o bölümü ses yalıtımlı olmasa çığlıkları belki Çankaya'dan duyulurdu... Sonra iki kolundan sürükleyerek, demir parmaklıkları açıp yanımıza küfürlerle attılar... Müslüm adında bir Kürt arkadaşım vardı, onu aldılar. O da Ülkücü idi... Bir süre sonra onun çığlıklarını dinlemeye başladık... Bu arada Mustafa habire suçsuz olduğunu anlatıyordu...

 

Feridun Yıldız – O işkencelerden sen de nasibini aldın mı?

Mehmet Üste - Sonra sıra bana geldi.. Doğrusu bana işkence edeceklerini hiç düşünmemiştim... Üstelik herkesi gözü kapalı götürdükleri halde beni gözü açık götürmüştüler..Odaya girildiğinde sağ köşede sanki doktor muayene yerine benzer bir paravana vardı.. Polislerden ikisi paravanayı açarak arkasından üzerine bir kişinin rahatça yatabileceği 2m.boyunda,70-80cm.genişliğinde tahtadan bir aparat çıkardılar... Sonra bana hiçbirşey sormadan zorla üzerine yatırdılar... Göğsümden ve dizlerimden kayışlarla bağladılar... Şoka girmiştim... Sonra sağ ve sol ayak parmaklarıma elektrik kablolarını bağladılar. Ve birden bütün iç organlarım dışarı çıkıyormuş hissi ile böğürmeye başladım... Ne kadar sürdü bilemiyorum... Şimdi elektriği kestiler... Zebani kılıklı biri kulağıma yaklaşarak, 'konuş' diye bağırdı. 'Ne konuşacağım?' diyebildim... Bu kez kabloların bir ucunu tam erkeklik organımın ucuna bağladılar... Bu kez çok daha korkunçtu... Çığlığımı tarif edecek söz bulamıyorum… Çok uzun sürdü bu kez... Arada bir elektriğin şiddetini azaltıp artırarak acıyı zirveye çıkarırken, ne idiği belirsiz köpek soyları kahkahalarla gülüyorlardı... Ve nihayet ara verdiler... Beni kaldırıp bir sandalyeye oturttular... Bütün aletlerini toparlayıp yerine yerleştirdikten sonra, ayı gibi biri 'konuş lan, ibne' diyerek yumruğunu suratımda patlattı... Ve devamı ne kadar zor biliyor musunuz?. Ben henüz bir kadının yanında bile soyunmamıştım... Çırılçıplak soyuldum... Kimseye 'ananı...' dememiştim... Küfrün yapılmayanı kalmadı. Ellerim kelepçeli olduğu halde vurulmayan yerim kalmadı... Üstelik belli bir soru da sorulmuyordu... Sadece ‘konuş lan’

                          ....................................................................................

Dev cüssesiyle Mehmet Üste o günlere geri dönmüştü sanki. Kan ter içerisinde kalmıştı. Göz pınarlarından aşağıya doğru sessiz bir acıyla akan gözyaşlarını elinin tersiye sildi ve anlatmaya devam etti…

 

Mehmet Üste - Üzgünüm bu öyle hepsi anlatılacak bir şey değil... Ama bir bölümünü daha anlatmadan edemeyeceğim...

Kaç gün geçti emin değilim..Bir akşam yine elektrik sıramızı bekliyorduk.. Mustafa’nın uçkurunu dilim dilim doğramışlar, sonra üzerine tuzlu su dökerek elektrik vermişlerdi en son... Ama 'ben suçsuzum' demeye devam ediyordu... Sonra o gece bana 'ben bu gün ne suç yüklerlerse yüklesinler kabul edeceğim' dedi... İnanamadım...

“Nişanlımı getirip karşımda soyacaklarını ve.....” dedi.. “Bunu görmektense idama giderim daha iyi” dedi ve “Hz. İsa'yı da ben öldürdüm” diyerek gitti... Gidiş o gidiş...

                              ............................................................................

   Yaşasaydı herhalde öncelikle bu işkencenin sorumluları ile mücadele ederdi...

   Ben 12Eylülüde ne işkence gördüm ne de yaptım..Ne şiddette yapılı bilemiyorum...Ama 1977-1980 arasında yüzbinlerce Ülkücü ve Solcu gence işkence yapıldığını biliyorum....

                            ...............................................................................

   Bakın bakalım bu yıllarda Ankara Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdürü kim??? O cellatların başı kim??

   Şimdi nerede neler yapıyor??

                           .................................................................................

İçlerinde o işkencecibaşını barındıran bir zümre şimdi timsah gözyaşları dökerek Anayasa oylamasında evet dememi istiyor...

..Ben sadece HAYIR demekle kalmıyorum.. Bu bir ağabeyini de şehit vermiş birisi olarak o yokluk günlerinde bir tas çorbayı paylaşırken, maddi ve manevi hiçbir çıkar için Ülküdaşını satmayan Ülkücülerden evet verebilecek birilerinin var olduğunu sanmıyorum... Olsa olsa sırtımızdan geçinmiş parazitler evet diyebilir...

 

Feridun Yıldız – Sohbetin için çok teşekkür ederim, sevgili kardeşim. Geçmişi hatırlatarak moralini bozdum, hakkını halâl et.

LAST_UPDATED2
 
Kanser… Meme Kanseri… Erkeni Yakalama…
share
RÖPORTAJ
Pazartesi, 28 Haziran 2010 12:22

Röportaj: Suzan Çataloluk

Bir sabah banyodan neşeyle çıkan hanımınız, anneniz, kızınız veya kız kardeşiniz size dedi ki:

 “- Yıkanırken göğsümde elime bir şey geldi!”

Çok telaşlanır, bu akrabanızı hemen bir uzman hekime götürürsünüz değil mi?  Sonrasında bir takım tahlil neticelerini beklerken hep elimiz yüreğinizdedir. Korkularınızın ilk sırasında da kanser vardır.

Kanser…  Ne kadar ürkütücü bir kelime değil mi? “Amansız hastalığa yakalanan ve…” diye başlayan haberleri dinleriz, elimizde olmadan irkiliriz. Gazetelerde bu kelimeyi görünce merakla okuruz.

Evet, kanser, genellikle tedavisi olmayan bir hastalık olarak bilinir. Ama gerçekten de öyle mi? “İşin aslını bir bilene sorup öğrenmek en doğrusudur,” diyerek Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi hocalarından öğretim üyesi Prof. Dr. Uğur Topal Hoca’dan yardım almak istedik.

Hocamız bizi kırmadı ve Bursa’nın güzel Nilüfer İlçesinde Onko-Day’ın bahçesinde buluştuk.

Prof. Dr. Uğur Topal gencecik bir hanımefendi. İlk gördüğümde onu ihtisasa yeni başlamış asistanlardan zannetmiştim. Hem gencecik, hem de incecik, pek yardımsever, hasta takibini çok severek yapan, idealizmini hiç kaybetmemiş bir hekim,  çok iyi bir hoca.

Güzel bir Bursa gününde, rengârenk çiçek ve güllerle süslü, yemyeşil bahçede çaylarımızı içerken sorularımızı cevapladı. 

Önce…  Marmara Bölgesinden akan bu yoğun hasta yükünü taşıyan Prof. Dr. Uğur Topal Hocamızı kısaca tanımak gerekli diye düşündük ve sorduk:  Dopdolu olan hayatını birkaç cümle ile şöyle ifade etti:

 

Prof. Dr. Uğur Topal bir inceleme sırasında…

 

 

 “-Denizli doğumluyum. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuyum. TUS’u kazandım ve Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Radyoloji ihtisasını bitirdim. Uzman olarak kaldım. Ardından Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı hastanelerinden birinde bir yıl akciğer hastalıkları ile ilgili eğitim aldım. Ardından New York’ta bir kanser hastanesine meme kanseri ile ilgili eğitim almak için gittim. Yaklaşık yirmi yıldır Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeyim.”

 

Yirmi yıllık bir birikim çok önemli bir tecrübe ve meme kanserinde ilk ve son derece önemli taramayı yapan mamografi ünitesinde günde bilmem kaç hasta bu gencecik profesör’ün elinden geçiyor. Kim bilir neler gördü, neler yaşadı ve hangi teşhisleri koydu. Ama evvelâ Prof. Dr. Uğur Topal’a göre kanser neydi, nasıl tarif edilirdi ve nasıl gelişiyordu.

 “-Kanser, dedi Uğur Topal Hoca,  vücudumuzda istemediğimiz, kontrolsüz büyüyen hücrelerin oluşturduğu bir doku. Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş büyüyor ve bu hal kanserin cinsine göre değişiyor. Bu doku diğer organlara da atlayıp vücudu ele geçirebiliyor.”

Çok söylenen bir konu aklıma geliyor. Acaba bu hal bir şehir efsanesi midir?  Hemen soruyorum:

— Şöyle bir söylenti var,  insan her gün kanser tehlikesi geçirir. Ama vücudun savunma hücreleri bu kanser hücrelerini yok eder. Bu söylenti doğru mudur?

Uğur Topal hoca’nın cevabı çok ilgi çekici:

 “-  Aslında vücudumuz her gün dışarıdan ve içeriden travmalara, saldırılara maruz kalıyor. Ama iyi bir bağışıklık sistemi olan vücudumuz bu travma ve saldırıları önlüyor, bizi bir şekilde koruyor. Vücut içindeki istenmeyen hücreler yok ediliyor. Ama bu istenmeyen hücreler çok fazla çoğalırsa bağışıklık sisteminin de yapabileceği bir şey kalmıyor. “

 

— Pekiyi, Bu istenmeyen hücrelerin yok edilememesinin sebebi nedir?

 “-Yine bağışıklık sistemi ile ilgili. Bağışıklık sistemi ya fark edemiyor veya bu malin hücre kaçıyor, saklanıyor olabilir,  sistem bunu tanıyamıyor olabilir. İlk aşamada, 1-2 hücre düzeyinde iken vücudun bağışıklık sistemi bu hücreleri yakalarsa ne âlâ. Ama bu durum gözden kaçmışsa işte o zaman tehlike başlıyor. Karşımıza o malin doku çıkıyor. Onun da beslenmesi lazım. Bu yüzden vücuttaki malzemeyi kullanıyor. Bu yüzden kan damarlarını yapıyor. Böylece büyüyor.”

 

— Kanseri meydana getiren sebeplerle ilgili çok şey okuduk. Sizce sebep veya sebepler nedir acaba?

 “-Bu konuda bilinmeyen nedenler de var bilinenler de. Sonuçta kanser her insanda meydana gelmiyor. Niye bazı insanlarda meydana geliyor da diğer insanlarda neden meydana gelmiyor? Bunun nedenini bilmiyoruz. Ama çok bariz, kanıtlanmış nedenler, suçlular var. Örneğin, sigara!  Akciğer kanseri ile sigara arasında kesin bir bağlantı bulundu. Rahim ağzı kanserinin virüslerle bağlantısını biliyoruz. Bundan başka kanserojen çok madde var,  ayrıca radyasyonu da sayabiliriz. Atom bombalarından sonra kanıtlanmış ilişkiler var.”

 

Hemen aklıma geliyor: Kadınların pek çok sebeple kullandığı östrojen hormonu da mı suçlu? Soruyorum. Çok şaşırdığım bir cevap alıyorum:

“-Şunu söyleyebiliriz. Kadın olmak, sonuçta östrojen hormonuna sahip olmak meme kanseri için başlı başına bir risk faktörü.  Bu, en büyük risk faktörü. Erkeklerde meme kanseri çok riski düşük. Beş yüz erkekte bir.”

 

“-Çok değil mi bu oran?

“-Hayır. Kadınları düşünürsek 9–10 kadından birinde meme kanseri görülüyor. Ama bu rakamlar değişik popülasyonlarda farklı olabilir. Son 10-15 yılda menopoza giren kadınlara östrojen tedavisi uygulanıyordu. Hormonun etkileriyle ilgili bir çalışma yapıldı. Büyük bir çalışmaydı bu. Çalışma sırasında hormon kullanan kadınlarda daha fazla meme kanseri görüldü; çalışmaya ve hormon tedavisi uygulamasına son verildi.  Son beş yıldır artık östrojen hormonu verilmediği için meme kanseri vakalarında düşme olduğu söyleniyor.”

 

— Kadınların doğurganlığı ve meme emzirmesi ile kanserin alâkası var mı?

“-Bunlar üzerinde çok düşünülmüş, tartışılmış konular. Neden bazı kadınlarda meme kanseri oluyor da bazı kadınlarda olmuyor? Bu konuda en çok konuşulan faktörler erken yaşta  adet görmeye başlamak, erken yaştan itibaren östrojen hormonuyla haşır neşir olmak bir etki olabilir, yine geç menopoza girmek, yani östrojen hormonuyla daha uzun vadede etkileşim altında olmak, hiç doğum yapmamış olmak,  ilk doğumunu  geç yapmak. Çünkü hamile kalınan dokuz ay boyu ve emzirme döneminde östrojen hormonunun etkileri daha az oluyor.  Bu, bizi bir miktar korumuş oluyor. Onun için ne kadar erken doğum yapılırsa o kadar az risk oluyor. Ama bunlar hep söyleniyor. Elimizde kanıtlanmış şeyler yok. Buna göre Anadolu’da beş çocuk yapmış bir kadının kanser olmaması gerekiyor. Ama onlarda da görüyoruz.”

 

— Yüzdesi ne kadar acaba?

“-Yani… En çok gördüğümüz vakalar onların içinde aslında. Bu yüzden bu riskler sayılıyor, ama bu riskler ne kadar hayatın içinde, yüzdesi ne kadar, onu bilmiyoruz.”

 

— Türkiye’de ve dünyada durum nasıl?  Sorumu biraz daha açayım: Kuzey ülkelerinde, meselâ İskandinavya’da adet görme yaşı daha ileri. Oysa güneyde, mesela Arabistan’da kadınlar çok daha erken adet görüyorlar. Bunun yanında Prof. Dr. Oya Ercan’ın medyada çok çıkan ifade ve yayınlarına göre bu yaş kimi durumlara ve zararlı etkilere göre 9 yaşa inebiliyor. Bu durumla kanser artışı arasında bir paralellik var mı?

“-Aslında söylenen hep şudur: Meme kanseri endüstriyel hayatın bir kanseridir. Yani gelişmiş toplumların entelektüel kadınlarının kanseridir. Bu, bize endüstriyel hayatın sonucunda gelen hastalık büyük olasılıkla. Örneğin, Asya’da, Afrika’da meme kanseri olan kadınların oranı düşük. Her 12 kadından birinde görülüyor. Ama Amerika’da ve Avrupa’da her sekiz kadından birinde görülüyor. Bizim bir şansımız var. Bizde de Asya ve Afrika’da olduğu gibi. Ama ülke geneline bakıldığında, Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Batı’da daha fazla. Mesela Doğu’ya göre İzmir’de daha fazla.  Ama bizim verilerimizi ne kadar baz alabiliriz? Çünkü bizim verilerimiz sağlıklı veriler değil. Sağlık Bakanlığının verilerine bakınca: İzmir’deki kadın daha okumuştur, daha çok taramaya gitmiştir. Ama doğudaki kadın taramaya katılmamıştır, doktora geç gitmiştir. Yani bizim istatistiklerimizle bunu söylemek biraz zor. Ama Endüstriyel hayat, stres, geç evlenme, geç çocuk yapma… Bütün bunlar birbirinin içine giren riskler diye düşünülebilir.”

 

—Bu durumda Türkiye’deki dağılım Marmara ve Ege bölgesinde daha fazladır diyebilir miyiz?

“-Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı çok güzel bir kanser kitabı var. Sanıyorum Avrupa Birliği’ne uyum süreci içinde 180 tarama merkezi oluşturdu Bakanlık. İlk çalışmalar İzmir’den çıktı. Kuzey, Güney ve Doğu yörelerinin istatistiksel verileri yeni yeni çıkıyor. Çok net olmamakla birlikte, bu durumda sanki Batı tarafında daha yaygınmış gibi görünüyor.”

 

—Yaş konusunda ne diyorsunuz. Eskiden kanser sanki etrafımızda çok daha azdı. Şimdi çok daha fazla ve yaş giderek çok daha genç olmaya mı başladı?

 “-İnsanlar daha bilinçlendi. Kadınlar daha çok bilinçlendi. Eskisi gibi değil. En kısa sürede doktora gidiyorlar, en ufak bir şikâyette gidiyorlar ki bunu özellikle batı bölgeleri için söyleyebiliriz, bu nedenle buralarda sanki daha çok fazla kanser ile karşılaşabiliyormuşuz gibi bir durum var. Bir yerde bu doğru olabilir. Yaş ile ilgili olarak da genelde söylenen meme kanserinin 50 yaştan sonra artış gösterdiği, 70-80 yaşlarda tepe oluşturduğudur. Fakat karşımıza genç vakalar da çıkıyor. Bu durumda şöyle yeni bir şey söyleniyor, çok kanıtlanmış değil ve sanıyorum Sağlık Bakanlığı’nın verilerinde de var: Meme kanserinin tepe yaptığı iki yer var. Yani otuz’lu yaşlarda yükseldiği, daha sonra ikinci tepe noktasını 50’li yaşlarda oluşturduğu gibi bir düşünce var.  Ama tam kanıtlanmış bir şey değil.”

 

—Hastaneye gelen kadınlar… Bunların 1/7 veya 1/8’de biri mi kanser?

“-Acaba öyle mi söylemeli?İstatistik işleri biraz farklı. Her 10 kadından biri demek kolaylaştırılmış bir şey. Halk sağlıkçıları ve istatistikçiler bunu daha farklı ve daha elle tutulur bir şekilde söylemeye çalışıyorlar. Mesela 100 bin kişilik bir popülasyonda 10 kişinin meme kanser olacağı gibi bir varsayımda bulunuyorlar. “

         

— Bu durumda…  Kanser az mı görülüyor?”

 “Aslında kanser çok rastlanan bir şey değil ama çok konuşulan bir şey. Örneğin, kalp krizi daha çok rastlanan ve daha çok öldüren bir hastalık.”

 

—İstatistik konusunu biraz açalım mı?

 “-Bu 100 binde 10 dediğimizi şöyle açıklayabiliriz. Bir şehir düşünelim. 100 bin kadın olsun. Bu yaşayanlardan 10 kadının meme kanseri olma ihtimali var. Biz bunları taramada erken teşhis edebiliriz veya onlar ellerine tümör gelip doktora gelebilirler.”

 

—O zaman, taramaya veya doktora gelmeyen, kanseri hiç fark etmeyen, onunla yaşayıp ölen kadınlar da var!

 “-Evet. Hiç farkında olmayan var. Hatta kanser olan, ancak ondan ölmeyen de var. Otopsilerde rastlanılmış bu durumla. Meme kanserinde” tarama yapılsın mı, yapılmasın mı” sorusunu ortaya çıkaran durumlardan biri. Yapılmasın diyen görüşe göre hasta zaten kanserden ölmeyecekti. Yine bu görüşe göre hastaya uygulanan ameliyat, ışın tedavisi, kemoterapi bu durumda gereksiz oluyor ve daha fazla travmaya yol açıyor .”

 

—Böyle bir şey olabilir mi?

 “-Taramaya karşı çıkanların görüşü bu. Bu görüşte olanlara göre hastaya bir sürü gereksiz işlem yapılmaktadır, gereksiz bir çok tanı konmaktadır.”      

 

— O zaman… Meme kanserinin türü çok önemli!

 “- Evet,  kesinlikle öyle. Genç yaşta görülenler çok daha hızlı seyreden, kontrolü çok daha zor meme kanseri türleri. Ama ileri yaştaki türler daha yavaş seyreden meme kanseri türleri.”

 

— Gerek kadınlarda, gerekse erkeklerde metastaz? Nasıl olur, nasıl gelişir?

“-Metastaz… Vücutta kanserin bulunduğu yerden başka yerlere göç etmesi, dallanıp budaklanması. Bu, kan yolları veya lenf yollarıyla oluyor. Gidip bir başka dokuya yerleşiyor, kendine yeni bir yer kuruyor.”

 

—Yani, yeni bir şehir mi kuruyor?

“- Evet,  yeni bir şehir kuruyor!”

 

— Bu yayılma şekli kanserin türüne de bağlı değil mi? Kanser türlerinden de bahseder misiniz?

“-Aslında kanserin birçok türü var.  Her organın kendine ait kanserleri var. Örneğin,  lenf bezleri, karaciğer, cilt kanserleri var. Kan hücrelerinin anormal bölünmesi ile ortaya çıkan kan kanseri var… Genel olarak bu şekilde sınıflandırabiliriz.”

 

— Kan kanserlerinde ne oluyor da…  O küçücük bebişler kan kanseri oluyor?

“- Demin de söylediğim gibi. Kan kanserlerinin hepsinin nedeni bilinmiyor. Örneğin, radyasyon kan kanserleri için çok önemli bir faktör. Ama çok ciddi bir şekilde radyasyona maruz kalmışsanız,  mesela nükleer santral patladı.”

 

—Çernobil gibi mi?

“- Evet…”

 

—Radyasyon denince düşündüğümüz şey, herkesin bildiği baz istasyonu meselesi. Acaba bu konu sebep olabilir mi?

“-Bu konuyu çok söylüyorlar. Ama ne kadar kesin, henüz bilmiyoruz. Örneğin geçenlerde ABD’nden bir açıklama vardı. Cep telefonlarının kanser yaptığı kanıtlanamamış.”

 

Aklıma cep telefonları firmalarının bu araştırmalarına müdahil olup olmayacağına dair komplo senaryoları geliyor. Özellikle ilaç sanayi ile ilgili olarak bu haberleri ve senaryoları çok okuduk, filmlerini seyrettik. Mesela, bir firma filan hastalığa iyi geleceğini söylediği ilacını piyasaya sürerken hiçbir yan tesirinin olmadığına dair büyük reklamlar yapıyor. Aradan zaman geçiyor. Hastalar büyük bir güvenle bu ilacı kullanıyor. Ardından ilaçlar piyasadan “sağlığa zararlı olduğu” gerekçesiyle toplatılıyor!

“- Bazı şeyleri söylemek için çok erken diyor Uğur Topal Hoca. Cep telefonlarının toplum üzerindeki etkilerini görebilmek için uzun sürenin geçmesi gerekir. Bir iki vaka ile kesin bir şeye ulaşılamaz. Senelerdir uğraşılıyor. Sene dediğimiz, yirmi, otuz, kırk sene. İnsanlık tarihini düşünürsek bu sürenin hiç kıymeti yok.”

 

—Pekiyi… Metastaz’a dönelim… Hangi kanser türünde daha çok yayılma oluyor?

“-Çok agresif kanser türleri var, çok saldırgan olanlar, özellikle genç yaşlarda görülenler. Mesela ciltte görülen malin melanom. Bunun metastaz yapma potansiyeli çok yüksek oluyor.”

 

 

—Aklıma kanser ile ilgili teknik terimler geliyor. Agresif kanser, tubular carsinoma,  bazı kanser türlerinin dallanıp budaklanması v.s…

“-Aslında bunlar çok derin konular. Bazı kanser türleri gerçekten sakin tabiatlı. Demin söyledim, ikinci pik dediğimiz 50 yaş kanser türleri genellikle sakin tabiatlı. Geç metastaz yapıyor, bazen de yapmayabiliyor. Ama örneğin, malin melanom, kimi karaciğer kanserleri, kemik kanserleri, yumuşak doku tümörleri. Bunlar daha saldırgan.”

—Saldırganlığı yüksek olan bu kanser türlerinin erken dönemde yakalanması yaşama şansını artırıyor mu?

“-Aslında bunlar hep hesaplanmış. Bir takım istatistiklerle beş ve on yıllık sağ kalım süreleri hesaplanmış. Örneğin,  meme kanserlerinde erken tanı çok önemli. Eğer taramayla meme kanseri yakalanmışsa sağ kalma oranı neredeyse % 100. Bu durumda hasta başka bir sebeple ölür, ama meme kanserinden ölmez.  Daha saldırgan olan akciğer kanserlerinde erken tanıyla 5 yıllık sağ kalım oranı % 85.”

 

—Bazı kaynaklardan okudum. Kuzey ülkelerinde, özellikle Norveç’te,  çocuk sahibi olan veya olmak istemeyen kimi kadınlar meme kanseri tehlikesinden kurtulmak için bu organlarını aldırıp protez kullanıyor. Böyle yayınlar var. Gerçekten böyle bir tedbir meme kanserini önler mi?

“-Olabilir tabii. Halk arasında bunun adı memenin içini boşaltma. Doktorlar da böyle söylüyor. Bunlar kime yapılıyor? Bunlar özellikle yüksek risk altında olanlara yapılıyor. Mesela, annesinde genç yaşta meme kanseri çıkmış, teyzesinde var, kız kardeşinde var… İşte bu yüksek risk grubunda olanlara yapılabiliyor. Buna risk azaltıcı ameliyat deniyor. Bir zamanlar memeler alınınca kanserin artık olmayacağı düşünülüyordu. Ama görüldü ki ameliyat sonrasında cilt altında kalan bir takım hücrelerden de, dokulardan da meme kanseri çıkabiliyor. Dolayısıyla burada ikilem var. Hastanın tercihine bırakılıyor. Çok büyük risk altında olan hastalara tavsiye ediliyor.”

 

— Şimdi… Gelelim başka ve çok önemli bir konuya: Kadınlar memelerinde olan herhangi bir sıkıntı ile doktora başvurdukları zaman bir sürü tıbbi terminoloji ile karşılaşıyorlar. Bunların neredeyse tamamı yabancı dilde. Misal verelim: Adeneofibrom, kist, kalsifikasyon, mastit… Bütün bunlar memeden ameliyatla alınmalı mı? Bunların kansere dönüşme ihtimali var mı,  bu şeylerin içinde kanser hücreleri gizlenebilir mi?

“-Söylediğimiz gibi. Meme kanserini aslında az görüyoruz. Ama çok sık gördüğümüz şey benin, yani iyi huylu kitleler. Mesela fibroadenom dediğimiz, kist dediğimiz. Kist, neredeyse kadınların yarısından fazlasında görebileceğimiz bir şey. Eskiden buna fibrokistik hastalık denirdi. Şimdi değişti, fibrokistik değişiklikler diyoruz. Şuradan geçen on kadını çevirsek 6’sında, 7’sinde kiste rastlarız.”

 

— O kadar yüksek mi?

 “-Tabii! Neredeyse normalin bir varyasyonu gibi kabul edilecek. Kistler yaşla birlikte artıyor. Menopozla birlikte azalıyor ve kayboluyor. ”

 

— Kistin yapısı nedir? Neden olur, nereden çıkar?

 “-Kist memenin kendi dokusunun içinden çıkar. İçi su dolu, cidarı çok ince balon düşünelim. Bunun içine hücrelerin bulunduğu yerdeki sekresyonlar nedeniyle sıvı doluyor. Biz buna basit kist diyoruz. Bu sıvı zaman içinde su kısmını kaybedip daha yoğun hale gelebilir. Mikrobik değiller. Ama bazen enfekte olabilirler. O zaman kızartılı, şiddetli ağrılı bir şekilde ortaya çıkabilirler. Aslında birçok insanda farkında olmadan kistler olabilir, dedik, kırklı, kırkbeşli yaşlarda ortaya çıkabilir. Memede ağrılar olur. Adet dönemine yakın gerginlik hisleri olur. Meme duyarlı olur ve ele kitleler gelebilir. Hareketli kitlelerdir bunlar. Basit kistlerin tehlikesi yok. Kansere dönüşmüyorlar. İleri yaşlarda boyutları küçülüyor ve sonra kayboluyorlar.”

 

—Kalsifikasyon nedir?

“-Kalsifikasyon memede kalsiyum çökmesidir. Kalsifikasyonları kistte görebiliriz, fibroadenom içinde görebiliriz, kanserde görebiliriz. Genelde kendi kendilerine pek kaybolmazlar. Bizim için 100 mikron büyüklüğündeki mikro kalsifikasyonların bir kısmı önem taşır. Çünkü birçok iyi huylu urlarda da mikro kalsifikasyon görülebilir. Bizim ilgilendiklerimiz kanserin öncüsü olanlar. Bunlar da ancak tarama ile yani mamografi saptanabilirler”

 

— O zaman… Mikro kalsifikasyon görülen vakalarda o mikro kalsifikasyonu almak kanseri önleyebilir mi?

“-Kalsifikasyon çok şeyde görülebiliyor. Çok özgün bir bulgu değil. Kalsifikasyonlar benin de, yani iyi huylu da olabilir, malin de olabilir. Bizim bir takım kriterlerimiz var. Bu kriterlere göre kalsifikasyonları inceliyoruz. Malin olduğunu düşündüğümüze mutlaka biyopsi öneriyoruz.”

 

— Kalsifikasyon kanseri perdeleyebilir mi? Yani şunu sormak istiyorum. Sintigrafi, mamografi, ultrasonografi gibi herhangi bir teknikle meme taramada kalsifikasyon kanserin önüne geçip onu gizleyebilir mi, demek istedim.

“- Hayır, yapmaz. Çünkü kalsifikasyonun kendisi bir bulgudur.”

 

— Mastit ile kanser arasında bir ilişki var mı? Veya mastit kanseri saklayabilir mi?

 “- Mastit aslında bir enfeksiyon, yani, meme iltihabı. Kulak iltihabı veya akciğer iltihabı gibi bir durum, çoğunlukla emziren kadınlarda görülür. Genel olarak mikrobiktir. Ama mikrobik olmayan tipleri de var. Akut bir haldir, tedavi edilir. Fakat şu olabilir: Bazı kanser türleri mastiti taklit edebilir, bu nedenle gözden kaçar. Onun için mastiti takip edip tedavi ile geçip geçmediğini görmek gerekir.”

 

— Gelelim hanımların şikâyet ettikleri başka bir konuya: Kimi su gibi, kimi renkli ve kokulu olan meme başı akıntıları. Meme başının bu akıntıları çok korkutucu bir şey midir? Kanserle alakası var mıdır?

 “-Gerçekten de meme başı akıntısı çok görülüyor. Bizim için önemli olan meme başından kendiliğinden gelen akıntılar. Hiçbir provokasyon ile olmayan meme başı akıntılarından söz ediyorum. Mesela bazı kadınlar “ memem ağırdı, ne var diye sıktım, bir şey geldi” diyorlar. Memeyi sıkmayacaksınız. Sıkarsanız zedelersiniz, kanama olabilir; süt kanallarının içinde zaten salgı vardır. Onu dışarı çıkarırsınız. Bunlar doğru şeyler değil. İki tarafta akıntı olması hormonal bir durumu akla getirir. Emzirmeden yıllar sonra süt gibi olan akıntılar olabilir.  İlaçlardan dolayı meydana gelen yine iki taraflı akıntılar olabilir. Fibrokistik meme yapısında iki veya tek taraflı sarı, yeşil renkli akıntı olabilir. Kendi kendine, tek taraflı olan akıntıların takip edilmesi gerekir. Kanlı olabilir, koyu kahverengi olabilir veya su gibi şeffaf olabilir.  Araştırdığımızda bunların büyük bir kısmı iyi sonuçlanır, yani kötü bir şey çıkmaz. Bazılarında, süt kanallarının içinde küçük urlar meydana gelir. Papillom adı verilen bu urlar siğil gibi oluşumlardır. Su gibi şeffaf, bazen kanlı akıntı oluştururlar. %1 gibi düşük oranda meme kanserleri de akıntı yapar. Bu nedenle bahsettiğim tek taraflı akıntılara özellikle dikkat etmek gerekiyor.”

 

— Şu dakikaya kadar genel olarak kanserin doğrudan vücutla olan bağını, maddi durumunu konuştuk. Ama Adem oğlunun, elbette Havva kızının bir de manevi tarafı var.  Kimimiz ona moral diyoruz, kimimiz psikoloji diyoruz, kimimiz ruhi tarafımız diyoruz. Acaba bu konunun, yani maneviyat ile kanser sebepleri arasında bir ilişki olabilir mi?

“-Psikolojinin, daha net ifade ile stresin insanın bağışıklık sistemini baskıladığı, bu sebeple bekleyen bir takım şeylerin daha kolay büyüyebileceği söylenmektedir. Aslında birçok hastalıkta negatif psikolojinin yeri var.”

 

— Gelelim bir başka konuya.  Kanser ameliyatları sonrasındaki estetik cerrahiye…

“-Evet. Estetik cerrahi çok gelişti, materyaller gelişti. Hastanın kendi vücudundan alınan malzemelerle çok başarılı meme ameliyatları yapılıyor. Kanser sebebiyle memesi alınan kadınların kaslarından ve yağ dokularından alınarak yapılan estetik ameliyatlar da çok başarılı oluyor. Bu ameliyatlar kadınların psikolojisini çok olumlu bir şekilde etkiliyor.”

 

Karşımda çok hoş ve pek sevimli genç bir hanımefendi var. Bir an bu çok zor olan hekimlik mesleğini, üstelik en üst seviyede genç bir profesör olarak nasıl yapıyor, nasıl başarıyor acaba, düşünüyorum.  Karşısına gelen ne kadar da çok hüzünlü hikâye vardır kim bilir! Ne kadar çok sevinmiştir değil mi? Düşünün,  mutsuz gelip mutlu sonla giden hastaları vardır.  Ama onun için en hüzünlü ve en sevinçli hikâyeler nedir acaba?  Hemen soruyorum.

“-Benim en korktuğum şey şudur, diyor Uğur Topal Hoca. Var olan bir kanseri atlamak. Ancak Amerika’da yapılan çalışmalarda, en iyi mamografi ustalarının bile %25 gibi yüksek bir oranda kanseri atladığı bilimsel olarak gösterilmesi, beni çok rahatlatmıştır bu konuda.  En üzüldüğüm olay da, yıllar önce bir yakınımın, koltuk altı metastazı ile meme kanseri olarak bana gelmesidir. O zaman çok üzülmüştüm. Kanserle ilk uğraşmaya başladığım zamanlar her kanser tanısı koyduğumuzda çok üzülürdüm. Sanki hasta yarın ölecekmiş gibi.  Türk insanının genel yanılgısı bende de vardı. Oysa yurtdışında gittiğim merkezlerde doktorların ve hastaların genel olarak insanların kansere yaklaşımlarının tamamen farklı olduğunu gördüm. Kanser bir hastalık ve hastalık gibi tedavi edilebilir. Tıpkı verem gibi, nezle gibi, grip gibi. Var gücümüzle mücadele etmemiz gereken ve tedavisi olan bir hastalık.”

 

— En sevindiğiniz durumlar?

 “- Sevindiğim durumlar… Örneğin, biyopsi yapıp bekliyorum, sonuç iyi gelince çok mutlu oluyorum. Bir de beni çok sevindiren bir başka şey de şudur: Onko-Day’ ile ortak çalışmalarımızda, kadınları bilinçlendirme konuşmalarından sonra mamografi incelemesi yaptıran hanımlar bundan bahsedince seviniyorum. Çünkü çalışmalarımızın yerini bulmuş olduğunu görüyorum.”

 

— Kanser konusunda tavsiyeleriniz nedir?

 “-Stressiz bir hayat!”

 

Bu hoş cevaba birlikte gülümsüyoruz. Prof. Dr Uğur Topal aslında daima uygulamamız gereken çok mühim bir hayat ilkesini çok kısaca özetleyiveriyor:

“-Kendimize her şeyi dert etmeyelim. Her gün sağlıklı olduğumuz için şükredelim. Mutluluğun 9/10’u sağlıktan gelir! Ama biz 1/10 için üzülürüz. Ayrıca, doğal beslenmek gerekli. Ninelerimizin yediği doğal şeyleri yemek, yağlı besinlerden uzak durmak,  elbette doğaya yakın olmak. Bir de kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, yoğun hırsları yaşamamak. Bunları söyleyebilirim.”

 

Doktorumuzun çok sevimli bir şekilde ifade ettiği bu son derece önemli ilkeyi kaç kişi hayatında uyguluyor acaba?

Bu sorunun cevabını sizlere bırakıp sorularımıza devam ediyoruz:

— O halde şunu söyleyebilir miyiz:  Her insan dünyada bir tanedir, onun vücudu bir tanedir, reaksiyonları, savunma sistemi bir tanedir. Yani her insan her şeyi ile biricik olarak yaratılmıştır. İşte bu sebeple  “her hastaya kendine has tedavi uygulanmalıdır” diyebilir miyiz?

“-Aslında öyle olması gerekir. Ancak kanser tedavileri standarttır. Ama hastanın kendi hayatıyla, yaşam tarzıyla uyumlu bir şey uygulanabilir.”

 

—Buradan giderek şu soruyu sormak istiyorum izninizle. Hastanın hayat kalitesi açsından sormak istiyorum. Acaba bu gün uygulanan tedavilerdeki ilaçlar, meselâ,  kemoterapi ile ilgili ilaçlar daha mı az yan tesirli acaba?

“-Evet, o alanda da çok güzel araştırmalar ve gelişmeler var.

 

— Radyasyon tedavilerinde bazı yan tesirlerden söz ediliyor, meselâ %2 oranında kalp hastalıklarına sebep olacağı söyleniyor. Radyasyon da mı acı ilaç?“

“-Evet, bir miktar yan tesiri var ama tedavi sırasında verilen radyasyon küçük tedavi dozlarında olandır. Bazı kanser türleri de sadece radyasyonla tedavi ediliyor.”

 

— Şimdi… Galiba en şaşırtıcı soruya geldik. Kanserdeki standart tıp tedavilerinin,  yani kemoterapi, radyoterapi, ameliyat gibi tedavilerin yanında bir yan tedavinin daha olduğu bütün dünyada söyleniyor, Amerika’dan Çin’e kadar. Bu yan tedavinin bilinen adı da “alternatif tıp”. Bu konudaki fikriniz nedir?

“- Ben o konuda çok katı değilim. Eskiden doktorlar bu konuda çok sertti. Ama zamanla gevşediler. Sonuçta bir takım ilaçların kaynağı da bitkiler. Hasta standart kanser tedavisini uygularken onlardan da yararlanabilir. Hasta kendisini iyi hissedecekse, bunlar, hastaya pozitif bir düşünce verecekse, zararlı olmadıktan sonra normal tedavilerin yanında bunların uygulanmasında bir sakınca olduğunu sanmıyorum.”

 

 

— Bu mesleğin gencecik üstadı olarak sizin için erken teşhis nedir?

 “-Aslında meme kanserinde her durum erken teşhistir. Çünkü meme kanseri iyi seyreden bir kanser türüdür. Kocaman bir kitlesi olsa bile yine tedavi şansı vardır. Bu yüzden eline kitle gelen kadınların süratle doktora gitmesi gerekir. Ama bizim açımızdan erken teşhis ele gelmeyecek kadar küçük olan kanserin mamografide yakalanmasıdır. Eğer kanser çok erken yakalandıysa kemoterapi ve radyoterapiye gerek kalmayabilir.”

 

— Son olarak özellikle meme kanseri konusunda hanımlara neler söylemek isterdiniz?

“ -Meme kanseri taramaları programlarından bahsetmemiz şart. Çünkü erken teşhis meme kanserinin tedavisinde çok önemli, dedik.  Erken teşhisle hastanın hayatı kurtuluyor. Meme kanseri mamografi ile erken dönemde yakalanabilir. Eğer kadınlar mamografi yaptıramazlarsa en azından kendilerini muayene etsinler. 20’li, 30’lu yaşlardan itibaren her ay muayyen günlerden sonra banyonun ardından ayna karşısında veya yatarak elle muayene etsinler. Burada bizim hastadan istediğimiz kitle bulmak değil. Kendi memelerini tanısınlar ki en ufacık bir değişiklikle bize gelsinler. Biz sonuçta bir veya iki senede bir mamografiye çağırıyoruz. O arada ele bir değişiklik gelebilir. Uyanık olmak gerekiyor.  40 yaşından sonraki hanımlar senede bir kere mamografi yaptırsınlar. Memedeki akıntılar nedeniyle veya meme başındaki değişikliklerde, yani meme başı içeri çökmüşse, kızarıklık varsa, kabuk kabuk olmuşsa, ihmal etmeden doktora başvurmak gerekiyor.”

 

— O zaman aile hekimlerine başvurmaları gerekiyor galiba.

“-Evet. Zaten aile hekimleri gerekli meslek içi eğitimlerle ve tıp fakültelerinde meme muayenesini öğreniyorlar. Diyelim ki bir hanım elle muayenede şüphelendi ve aile hekimine gitti. Gerekiyorsa oradan mamografiye yönlendirilir. Ardından eğer bir şey çıkarsa gereken tedavi yapılır.”

 

— Prof. Dr. Sayın Uğur Topal, Sevgili ve şefkatli, sevgi dolu… Doktor Uğur Hanım, sizi çok yordum. Verdiğiniz çok aydınlatıcı bilgiler için pek çok teşekkür ederim.

 
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 > 11